Ölüm Cezası Üzerine

Ölüm cezası konusu ülkemizde olduğu kadar dünya çapında da en çok tartışılan konulardan birisidir. Ölüm cezasının olması gerektiğini savunanlar kadar tam tersini savunanlar da mevcuttur. Peki hangi tarafın savunduğu doğru? Bu konuda kesin bir yargıya varılamazmış gibi görünüyor.

Kişisel olarak ölüm cezasının olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, adalet dediğimiz şey yapılan davranışın karşılığını bulmaktır. Örneğin cinayet işlemiş yani başka bir insanı yaşama hakkından mahrum etmiş bir kişinin aynı şekilde yaşama hakkından mahrum edilmesi adaletin yerini bulmasıdır. Ancak yinede bu konuda bir takım pürüzler mevcut. Bu pürüzler insanın doğasının kusursuz olmamasından kaynaklanmaktadır.

Bu pürüzlerden ilki insanların yanılabilmesidir. Yani bütün deliler bir kişinin suçlu olduğuna işaret ediyor olsa da sonradan o kişinin gerçekte suçlu olmadığı ortaya çıkabilir. Dolayısıyla verilen ceza geri döndürülebilir olması yanılmaların vereceği zararı en az seviyeye indirir. Müebbet hapis cezasına çarptırılmış bir kişinin sonradan masum olduğu ortaya çıkarsa onu hapisten çıkartabilirsiniz ancak ölüm cezasına çarptırılmış bir kişinin sonradan masum olduğu ortaya çıkarsa onu diriltemezsiniz. Bundan ötürü ölüm cezası eksik, kusurlu ve herşeyi bilmeyen mahluklar olan bizler için uygulanması pekte doğru olmayan bir cezalandırma çeşididir.

Öteki taraftan devletin eline ölüm cezası gibi bir koz vermek pekte akıllıca değildir. Çünkü devleti iyilik melekleri değil, tabiat tarafından kendi zevk ve çıkarlarının peşinde koşmaya programlandırılmış beyinlere sahip olan insanlar yönetmektedir. Tarihe dönüpte bakıldığında devletlerin sahip olduğu muazzam güç ile suçlu olmayan kişileri suçluymuş gibi gösterip cezalandırdığı görülebilir. Bundan ötürü devlete güvenmek çokta doğru bir davranış sayılmadığı için ona insanları ölümle cezalandırma​ yetkisi verilmesini savunmak bir vatandaş açısından oldukça aptalca bir şey.

Ayrıca insanların mutlak olarak sahip olduğu bir takım haklar vardır. Bu haklara “İnsan Hakları” denir ve bu hakların başında da yaşam hakkı gelmektedir. İnsanları en fazla müebbet hapis cezasına çarptırmak gibi daha insanı cezalandırma biçimleri varken onları öldürerek sahip oldukları en üstün haklarını yoketmenin neresi doğru? Tabiatın tek bir seferliğine yarattığı ancak yinede kusurlu olan insan bireyleri suç işlemek gibi bir hataya düşebilir. Ancak onları insani bir şekilde cezalandırmak ve sonrasında topluma tekrar kazandırmak varken yoketmenin neresi doğru?

Sonuç olarak ölüm cezasının adaletin yerini bulması dışında pekte savunulacak tarafı yok. Öyle ki hem ölüm cezasını vermek konusunda alınan kararların bazen yanlış olabilmesi hem ölüm cezasını verme kararını alacak kişilerin iyilik meleği olmayışı ve dolayısıyla güvenmenin pekte mümkün olmayışı hemde alternatif ceza biçimlerinin ölüm cezasına kıyasla daha insani oluşu ölüm cezasını savunmayı zorlaştırıyor. 

Reklamlar

Osmanlıcılık Edebiyatı

İktidar partisinin pek çok yerde Osmanlıyı öven sözler sarfettiğini görmek zor değil. Zaten iktidar partisinin partizanlarının partinin Osmanlı imparatorluğunu dirilteceği gibi garip fikirlere sahip olduğunu bilmeyen yoktur. Ama pratiğe baktığınızda iktidar partisinin Osmanlıyla pekte alakası olmadığı görülebilir. Hatta dahada ileri gidip iktidar partisinin Osmanlının mirasını ve devlet geleneğini tahrip ettiği bile söylenebilir.

Herşeyden önce şunu bellemek gerekir: Türkiye Cumhuriyeti Osmanlıya zıt bir yapıya sahip değildir. Türkiye Cumhuriyeti gökten zembille inmemiş, yoktan varolmamıştır. Cumhuriyet, Osmanlının kurumları üzerine Osmanlılı bürokrat ve askerler tarafından kurulmuştur. Bundan ötürü Cumhuriyet, Osmanlıdan bir kopma değildir, politik ve toplumsal yapının evrimsel sürecinin bir devamıdır. Yani Cumhuriyet Osmanlının çocuğudur.

Osmanlı devletini karakterize eden en büyük özellik devletin aristokratlardan oluşmayışı, bürokraside ve askeriyede liyakatın ağırlıkta oluşudur. Osmanlının zamanlarında avrupa devletlerine bakıldığında bürokratların ve askerlerin genelinin yetkilerine o yetkilere sahip olmaya layık olduğu için değilde sırf soylu olduğu için sahip olduğu görülebilir. Osmanlı devletinde ki bürokrat ve askerlere bakıldığında ise birisinin kim olduğundan çok o işi yapmaya ehil oluşunun, o yetkilere layık olup olmayışının önemsendiği görülebilir. Bundan ötürü bürokraside ve askeriyede liyakatın varoluşu Osmanlının devlet geleneğidir denilebilir.

Bürokraside ve askeriyede liyakatın önemsenişi Cumhuriyet döneminde de devam ettirilmiştir. Ta ki günümüze kadar. Günümüzde devlette ağır bir nepotizm* baş göstermiş, devletin neredeyse her kademesi iktidar partisinden olan kodamanların yakınları tarafından işgal edilmiştir. Osmanlının Cumhuriyete bıraktığı bürokrasi ve askeriyenin liyakat ile varolması geleneği günümüzde büyük hasar almış ve neredeyse tüm bürokratlar ve askerler işinin ehli olduğu için değilde, iktidar partisinden bir yakını olduğu için o işe alınmıştır.

Ayrıca Osmanlı Türkiyeye parlamenter bir yapı miras bırakmıştır. Osmanlının son döneminde parlamenter sistem ortaya çıktığı açıktır. Parlamenter sistem için Osmanlıda temeli atılan kurumlar Cumhuriyette gelişim göstermiştir ve düşe kalkada olsa Türkiyeyi taşımayı bilmiştir. Günümüzde ise iktidar partisi Osmanlıda oluşmaya başlayıp Cumhuriyette kök salan parlamenter sistemi yıkmaya çabalıyor ve başkanlık sistemi adı altında yasama ile yargının yürütmenin güdümüne sokulduğu bir dikta rejimini ortaya çıkartmaya çalışıyor. Bu sistem değişikliği Türk milleti için attan inip eşeğe binmeye benzer. Kuvvetlerin ayrı olduğu ve ülkenin bir şekilde yürüdüğü mevcut sistemimizden kuvvetler ayrılığının olmadığı, devlet başkanının istediği herşeyi yapıp sorgulanamayacağı ve denetlenemeyeceği gibi özelliklere sahip, mevcut sistemden de beter bir sistemle değiştirmek anlamsızdır.

Günümüzün Osmanlıcılık edebiyatı yapan devlet adamları ile Osmanlının devlet adamları arasında karakter farkıda vardır. Osmanlının devlet adamları pragmatik kafaya sahip, ülkeyi ayırıcı değil bütünleştirici ve birleştirici adımlar atan kişilerdi. Günümüzde ki devlet adamları ise konuşmalarında yok şu Ermeni yok bu çapulcu gibi kutuplaştırıcı söylemlerde bulunmaktadır. Devlet bu tip kişilerin elindeyken yinede şöyle yada böyle varlığını sürdürebiliyor çünkü mevcut Cumhurbaşkanı karizmatik kişiliği ile tek başına işleri yürütebiliyor. Onun gidişinden sonra bize miras kalacak Türkiyenin nasıl bir yer olacağını Allah bilir.

Her ne kadar mevcut iktidar partisi Osmanlıcılık edebiyatı yapsada gerçekte Osmanlıyla pekte alakası olmayan bir karaktere sahiptir ve dahada kötüsü Osmanlıdan Cumhuriyete miras kalmış kurum ve gelenekleri de ortadan kaldırmaktadır. Günümüzde Osmanlıcılık edebiyatı sıradan insanın gözünü boyamaktan başka bir anlam ifade etmemektedir.

Piyasa Mekanizması Üzerine

Ekonomi, elde bulunan kıt kaynaklarla insanların ihtiyaç ve isteklerinin olabilecek en iyi şekilde karşılanması bilimidir. Şahsen ben, ekonomik düzenin merkezinde devletin değil, piyasanın olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bana göre piyasa mekanizması, kaynakları devlete nazaran daha iyi yönetmekte ve daha iyi sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Bu yazıda piyasa mekanizması üzerine konuşacak, faydalarından bahsedecek ve kimi yersiz önyargılardan dem vurup neden doğru olmadıklarından bahsedeceğim.

Piyasacı bir ekonomiyi devletçi bir ekonomiye üstün kılan ilk özellik piyasa mekanizmasının kaynakları devlete nazaran daha doğru kullanmasıdır. Piyasa mekanizmasında ki kaynakları yöneten kişilerin yani kapitalistlerin en temel motivasyonu kâr elde etmektir. Kapitalistler kâr elde etmek için tüketicinin talebini yani ihtiyaç ve isteklerini karşılayacak mal ve hizmet üretmek zorundadır, aksi takdirde kâr elde edemez. Dolayısıyla kapitalistin en temel motivasyonu kâr elde etmek olduğu için sahip olduğu kaynakları tüketicinin talebini karşılamaya yönelik kullanmak yani kaynakları doğru kullanmak zorundadır. Kapitalist tüketicinin talebine sıkı sıkıya bağlıyken devletin ise kâr elde etmek gibi bir amacı olmadığı için kaynakları tüketicinin talebi doğrultusunda kullanmak zorunda değildir. Devlet genellikle kaynaklarını devlet adamlarının yönlendirdiği şekilde harcar, tüketicinin talepleri doğrultusunda değil. Bir kapitalist kaynaklarını yanlış kullanırsa bunun zararı kendisinedir. Buna karşılık bir devlet adamı devletin kaynaklarını yanlış kullanırsa bunun zararı kendisine değil, halka kesilir. Bundan ötürü piyasa mekanizması kaynakları devlete nazaran daha doğru harcamaktadır ve doğru harcamaya motive edilmiştir.

Piyasa mekanizmasının bir diğer üstün özelliği kaynakları verimli kullanmasıdır. Piyasa mekanizmasında ki aktörler yani kapitalistler hem kâr elde etmek istemektedir hemde kâr elde etmek için kendi sahip olduğu kaynakları kullanmak zorundadırlar. Kapitalistler kâr elde etmek istedikleri için en az maliyetle en iyi sonucu elde etmek isterler. Ayrıca kaynaklar kendisine ait olduğu için gereksiz masraftan kaçar ve maliyeti en alt seviyede tutmaya çalışırlar. Ancak devletin kâr elde etmek gibi bir isteği olmadığı gibi kaynaklar kendisine değil, halka aittir. Dolayısıyla piyasa mekanizmasında kapitalistler kaynaklarını daha verimli kullanmaya eğilimliyken devletin böyle bir eğilimi yoktur.

Öteki taraftan piyasa mekanizması kaynaklarını daha kaliteli sonuç elde etmek için kullanmaktadır. Piyasa mekanizmasında kâr elde etmek isteyen tek bir kişi yoktur. Kâr elde etmek isteyen tek bir kişi olmadığı için kişinin ürettiği mal ve hizmetlerin öteki kişilerin ürettiğinden daha kaliteli ve kısmende daha cebe uygun olması gerekirki başkalarından daha fazla tüketicinin ilgisini çekebilsin. Bundan ötürü piyasa mekanizmasında ki rekabet üretilen mal ve hizmetlerin daha kaliteli olmasını sağlamaktadır.

Piyasa mekanizmasının faydaları bunlarla sınırlı değildir. Bahsedebileceğimiz öteki özelliklerinden biride meritokratik bir toplum yaratmasıdır. Meritokrasi, bireylerin kabiliyet seviyesine göre yukarıdan aşağıya doğru konumlandırıldığı sisteme verilen addır. Piyasa mekanizması da bireyleri kabiliyet seviyesine göre konumlandırmaktadır. Şöyle ki, piyasa mekanizmasında bireylerin en temel motivasyonu kâr elde etmek olduğuna ve kâr elde etmek içinde tüketicilerin taleplerini karşılayacak hizmet veya mal ortaya çıkartılmak zorunda olunduğuna göre piyasa mekanizması tüketicilerin taleplerini daha verimli ve daha kaliteli karşılayan kişileri daha fazla kâr elde etmek ile ödüllendirir. Bu ödüllendirme, zenginliğin tüketicinin talebini daha iyi karşılayana daha fazla, daha az karşılayana daha az aktarılmasını sağlar. Piyasa mekanizmasının bu aktarımı tüketicilerin taleplerini karşılama konusunda kabiliyet seviyesi yüksek bireyleri daha fazla servet sahibi kılarak sistemde daha yukarıya, kabiliyet seviyesi düşük bireyleri ise daha az servet sahibi kılarak sistemde daha aşağıya konumlandırmaktadır.

Piyasa mekanizması, toplumda sadece bir avuç insanın sahip olabildiği şeyleri toplumun genelinin sahip olabileceği düzeye çekerek insanların yaşam standartlarını arttırır. Şöyle ki, piyasa mekanizmasında insanlar kâr elde etme beklentisi ile motive edildikleri için sürekli bir biçimde nasıl kâr elde edebileceklerini araştırmaktadırlar. Bildiğiniz üzere bireyler piyasa mekanizmasında kâr elde edebilmek için öteki insanların ihtiyaç duyduğu, istediği bir şeyleri onlara vermek zorundadırlar. Bundan ötürü toplumun genelinin sahip olamadığı, sadece bir avuç insanın sahip olabildiği bir tüketim malını toplumun genelinin sahip olabileceği şekilde üretilirse gerçekten büyük kazanç elde edebileceklerini farkederler ve bu tüketim malını maliyeti düşük ve seri bir şekilde üretebilmenin yolunu arar ve genellikle bulurlar. Piyasa mekanizması bu şekilde bir avuç insanın sahip olabildiği tüketim malının toplumun geneline yayılabilmesini sağlar.

Tarih boyunca insanlar din, dil, ırk, milliyet cinsiyet ve cinsel yönelime göre ayrılmışlar ve otoriteler tarafından farklı muammele görmüşlerdir. Piyasa mekanizması bu tip bir ayrımcılığın panzehiridir. Çünkü piyasa mekanizmasında bireylerin hangi kimliğe sahip oldukları değil işlerini yapma kabiliyetine sahip olup olmadıkları önemsenir. Piyasa, bireylerin kimliğini değil kabiliyetini önemsediği için piyasa merkezli bir toplum düzeni ayrımcılığın kökünü kazıyabilir zira böyle bir toplumda bireyler büyük ölçüde kimliklerinden bağımsız olarak değerlendirilirler. İşin dahada iyi olan tarafı ise piyasa mekanizmasının ayrımcılığı cezalandırmasıdır. Piyasa mekanizmasının ödül ve ceza sistemini bildiğiniz üzere kâr ve zarar oluşturmaktadır. A ve B olmak üzere aynı sektörde bulunan iki şirketi düşünün. A şirketi bireylerin kimliklerini değil, kabiliyetlerini önemsiyor ve çalışanlarını buna göre seçiyor. B şirketi ise örneğin sadece şu ırktan, bu milletten veya o cinsiyetten bireyleri işe alıyor -ve bundan ötürü B şirketinin önceliği bireyin kabiliyeti değil, kimliği. Böyle bir durumda hangisi daha fazla kâr elde ederdi? Hangisi bir ötekini geride bırakırdı? Hiç şüphesiz bireylerin kabiliyetini önemseyen, kimliklerinden bağımsız olarak ele alan A şirketi B şirketine göre daha başarılı olacaktır. Piyasa mekanizması A şirketinin kâr elde etmesini sağlayıp B şirketinin önüne çıkartarak B şirketini cezalandırır.

Piyasa mekanizması hakkında en çok duyduğum ön yargılardan biri piyasa mekanizmasının zenginlere hizmet ettiğidir. Bu yanlıştır. Piyasa mekanizmasında zengin olmak isteyen kişiler tüketicilerin taleplerini karşılamaya zorlanmaktadırlar. Normalde bireyler öteki bireylerin mallarına zor kullanma yoluyla el koyarak zengin olmakta iken piyasa mekanizmasında bireyler öteki insanların ihtiyaç ve isteklerini karşılayacak mal ve hizmetler üretip kâr elde ederek zengin olabilmektedirler. Bundan ötürü piyasa mekanizmasında bireyler öteki insanların pahasına değil, öteki insanlara yarar sağlayarak zengin olmaktadırlar. Dolayısıyla piyasa mekanizması sadece zenginlere değil, tüketebilen herkese hizmet etmektedir.

Duyduğum bir diğer önyargı ise piyasa mekanizmasının insanları sadece kendi zevk ve faydasını düşünen çıkarcı yaratıklar kıldığıdır. Buda yanlıştır çünkü insanlar zaten doğaları gereği bencilliğe meyilli, çıkarcı yaratıklardır. İnsanlar ister üstü açık istersede gizli bir şekilde hiç farketmeksizin kendi zevk ve çıkarlarına hizmet edecek eylemlerde bulunmaktadırlar. Bundan ötürü piyasa mekanizması bireyleri çıkarcı kılmamaktadır. Piyasa mekanizması öteki insanların ihtiyaç ve isteklerini karşılayan kişileri kâr elde ettirme yoluyla ödüllendirerek insanların kendi çıkarları peşinde koşup kolektif fayda ortaya çıkartmasını sağlamaktadır. Yani piyasa, insanların çıkarcılığını öteki insanlara fayda sağlayacak şeyler üretmeye kanalize etmektedir.

Piyasa mekanizmasına yönelik en çok duyduğum eleştirilerden bir diğeri ise piyasa mekanizmasına devlet müdahalesinin gerekli olduğu, aksi takdirde tekellerin ortaya çıkacağı ve zenginlerin fakirleri ezebildiği kadar ezebileceğidir. Pratiğe dönüp baktığımızda tekellerin piyasanın serbest olmasından ötürü değil, olmamasından ötürü ortaya çıktığı ve tekelin devletin gücünü arkasına almış bir şirketin teki tarafından oluşturulduğu görülebilir. Yani tekeli ortaya çıkartan şey devletin ekonomiye müdahale etmesi ve şirketin tekini koruyup kayırmasıyken tekellerin oluşmasını engellemek için devletin ekonomi üzerinde ki kontrolünü arttırması gerektiğini söylemek saçmalık değilmidir? Piyasa mekanizmasına devlet müdahalesi olduğu müddetçe devletin gücünü ve korumasını “satın almış” şirketler tüketicilere hiçbir faydası olmamasına rağmen varlığını sürdürmeye devam edecektir ve devletin müdahelesini kendi çıkarları doğrultusunda kullanıp başkalarını mağdur edecektir. Şirketlerin azıtmış bir biçimde devasa güç elde etmesinin yanı sıra insanları mağdur etmesini engellemek istiyorsak şirketlerin devletin gücünden fayda sağlamasının önünü kesmek dolayısıyla serbest piyasayı desteklemek zorundayız.

Özetle modern dünya ile onun nimetlerini ortaya çıkartan kapitalizmi ve piyasa mekanizmasını “bütün kötülüklerin kaynağı”, “şeytan” ilan edenleri dikkate almak gereksizdir. Kapitalizm insanlığın başına gelmiş en güzel şeylerden biridir. Kapitalizmin çeşitli kusurları olabilir ancak kapitalizmin tümden yokedilmesini savunan ve daha da kötüsü bunu eyleme döken kişilere prim vermememiz, onları çeşitli şekillerde engellememiz gereklidir.

Kürtaj Üzerine

Kürtajın yasal olup olmaması konusu standart olarak dünya çapında en çok tartışılan konulardan biridir. Genellikle dini gerekçelerle kürtajın yasaklanması gerektiğini düşünenler olduğu gibi gayet dünyevi gerekçelerle de kürtaja karşı çıkanlar yok değildir. Bu yazıda kürtajın yasaklanması gerektiği düşüncesi eleştirilecek ve kürtajın kadınların hakkı olduğu kadar kürtajın yasal olması yasal olmamasından daha faydalı olduğu ortaya konacaktır.

Kadın bedeni üzerinde ki karar alma yetkisi kime aittir? Bizzat o bedenin sahibine mi yoksa erkeğe, topluma veya devlete mi? Kadınların bir insan olduğu gerçeğinden yola çıkarsak onlarında hak ve özgürlük sahibi olduğunu söyleyebiliriz. Kadınlar bir birey olduğu, bir köle veya kuluçka makinesi olmadığını kabul edersekte her birey gibi kadınlarında kendi bedeni ve hayatının hükümdarı olduğunu ortaya koymuş oluruz. Dolayısıyla kadının kendi bedeniyle ve hayatıyla alakalı konularda en son sözü o kadının ta kendisi söyler, başkası değil. Kadın bedeni üzerinde ki karar alma yetkisi bizzat kadının kendisine ait olduğu için kürtaj olmayı tercih etmek kadınların bir hakkıdır, hiç kimse bir kadını “kuluçka makinesi” vasfına indirgeyerek doğurmaya zorlayamaz ve zorlamamalıdır.

Öteki taraftan Amerikada yapılan bir araştırmada Amerika da 2011 yılında bilinen 6.1 milyon hamileliğin 2.8 milyonunun yani %45’inin istenmeyen hamilelik olduğu kaydediliyor. [1] Cinsellik hakkında konuşmanın ayıp kabul edildiği ve bundan ötürü genellikle cinsellik konusunda cahil halkımızın durumunu siz tahmin edin. [2] İstenmeyen hamilelikler bu kadar yüksek bir orana sahipken bütün bu kadınları doğurmaya mahkum edersek o kadınlar istemedikleri büyük bir yükümlülüğün altına girerek hayatlarına katlanamamaya başlayabilirler. Hayatlarına katlanamamakla da kalmaz, çocuk bakmanın maddi ve manevi gereklilikleri yüzünden oldukça zorlanabilirler. Bu durum sadece o kadının kendisi için değil, doğacak çocuk içinde kötüdür. Çocuk, ebeveynlerinin hazırlıklı olmadığı bir sırada dünyaya geleceği için ihtiyaç ve istekleri karşılanamayabilir ve daha da önemlisi ebeveynleri tarafından istenmediği halde dünyaya geldiğini farkedince sahip olacağı duygular ve bu duyguların sonuçlarının pekte hayırlı olmayacağını tahmin etmek için çokta akıllı olmak gerekmiyor. Böyle bir durumda hem kadının kendisinin hayatının istemediği bir yükümlülüğün maddi ve manevi gereklilikleri altında ezilmemesi hemde ilerde sorunlu olabilecek bir bireyin dünyaya gelmemesi için kürtajın yasal olması gereklidir.

Kürtaj olmayı yasaklamak kürtajı kökten ortadan kaldırmaz. Çünkü her ne kadar devlet kürtajı yasaklasa da istemediği halde hamile kalmış kadınlar olacak ve bu kadınlar yasal bir şekilde uzmanların eliyle kürtaj olamayacaklarını gördüklerinde kürtaj olmak için alternatif yollar arayacak ve olasılıkla uzman olmayan şarlatanların elinde can vereceklerdir. Gerçektende, kürtajın yasal olması yasal olmamasından faydalıdır çünkü en azından kürtaj olmak isteyen kadınları uzman olmayan kişilerin ellerinde zarar görmekten kurtarmış oluruz.

Kürtaj karşıtları genel olarak kürtajın bir insanın canına kıyılma süreci olduğu, dolayısıyla cinayet olduğu ve insan haklarına aykırı bir işlem olduğundan söz ederler. Herşeyden önce, bir bireyin başka bir bireyi yaşam hakkından mahrum etmesine cinayet dendiğini kabul edersek kürtaj bir cinayet değildir. Çünkü her ne kadar hamile kadının karnında ki şey birey olma potansiyeli taşıyan bir varlık olsada gerçekte bir birey değildir ve beynin belirli kısımları oluşana dek bir birey olarak kabul edebileceğini zannetmiyorum. Belirli bir aya kadar -yanlış hatırlamıyorsam 6. ayına kadar- olsa olsa kadın bedenine yerleşmiş ve onun aracılığıyla beslenen bir hücre yığını olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla ortadan kaldırılan şey bir bireymişçesine “kürtaj cinayettir” demek bana oldukça gerçek dışı bir düşünceymiş gibi geliyor.

Özetle, kadınlar damızlık bir hayvan, bir kuluçka makinesi olmadığı için hamileliklerini sona erdirip erdirmeme konusunda karar verme hakkına sahiptirler ve dahada ötesinde, kürtaj yasaklansa dahi yapılması topyekun engellenemeyeceği için istememesine rağmen bir şekilde hamile kalan ve kürtaj olmak isteyen kadınların kendi hayatlarını tehlikeye atacak yollara sapmasına sebebiyet verebilir. Bundan ötürü kürtaj olmak kadınların bir hakkı olduğu kadar yasal olması yasal olmamasından daha faydalı bir işlemdir.

[1] http://www.nejm.org/doi/full/10.1056/NEJMsa1506575
[2] http://mobil.hurriyet.com.tr/her-4-kadindan-1i-istemeden-hamile-40106301

Özgürlük Üzerine

Liberalinden tut sosyalistine, IŞİD militanından kahvede oturup “büyük resmi” görerek “hain” yahudilerin komplolarını teker teker açığa vuran dayılara dek herkes özgürlükten bahseder durur. Burada ki esas sıkıntı insanların özgürlükten bahsetmesi değil, “özgürlük” kelimesinin içini boşaltıp anlamsız bir şekilde kullanmasıdır. O halde nedir bu “özgürlük”? Bir sınırı varmıdır? Peki ya birilerine faydası varmıdır? Bu yazıda bahsettiğim soruların cevaplarını ve az biraz fazlasını bulacaksınız.

Herşeyden önce “özgürlük” kavramının ne olduğundan bahsetmem doğru olacaktır. Söz konusu özgürlüğün tanımı olduğunda genellikle Isaiah Berlin’in yaptığı iki konseptten birinden bahsedildiği görülebilir. Berlin’in ortaya koyduğu ilk tanım “negatif” özgürlüktür. Negatif özgürlük, bireyin seçim yapma ve eyleme geçme veya geçmeme konusunda dışsal bir engele sahip olmaması anlamına gelmektedir. Berlin negatif özgürlüğün insanın seçim yapabildiği alan olduğundan bahsetmiştir. Örneğin devlet sizin A ürününü satın almanızı yasaklayan bir yasa çıkardıysa o halde A ürününü satın alma konusunda negatif olarak özgür değilsiniz demektir. Isaiah Berlin’in ortaya koyduğu ikinci tanım ise “pozitif” özgürlüktür. Pozitif özgürlük ise bireyin yaptığı seçimi gerçekleştirebilme imkanına sahip olması anlamında özgürlüktür. Yani siz A ürününü devlet yasakladığından ötürü değilde cebinizde A ürününün fiyatı kadar paraya sahip olmadığınızdan ötürü satın alamıyorsanız negatif olarak özgür olsanız da pozitif olarak özgür değilsiniz demektir. Anlaşılabileceği negatif özgürlük konsepti gibi günlük dilde kullanılan özgürlük kelimesine denk düşerken pozitif özgürlük ise imkan sahibi olmak, kabiliyet sahibi olmak anlamına gelmektedir. Bu yazıda “özgürlük” dendiğinde negatif özgürlük ifade ediliyor olacaktır.

İnsan doğası gereği özgürdür. Doğal durumda insan istediği her davranışı yapmaya çabaladığı için özgürlüğün insanın varsayılan konumu olduğu çıkarımı yapılabilir. Ancak yinede birey doğada tek başına hayatta kalamadığı ve dolayısıyla hayatta kalmak için öteki bireylerle işbirliği içine girmek zorunda olduğu için toplum oluşmuş ve birey her yapmak istediği davranışını gerçekleştiremeyerek sınırsız özgürlüğünden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Peki bireyin öteki bireyler arasında ki ilişkilerinde gerçekleştirmeyi tercih ettiği eylemlerinin sınırı nedir? Özgürlük bireyin varsayılan konumu olduğu için bireyin özgürlüğünü sınırlandırmanın bir gerekçeye dayanması gerektiği açıktır. Bireyin özgürlüğünü sınırlandırmayı haklılaştıran bu gerekçe herhalde toplumsal işbirliğinin sağlanıp bireylerin hayatta kalmasını sağlamaktır. Bireyin özgürlüğünü sınırlandırıp toplumsal işbirliğini yaratan ilkeye “saldırmazlık ilkesi” adı verilmektedir. Bu ilke bireyin başka bir bireye veya onun sahip olduğu şeylere zarar vermediği müddetçe istediği her davranışı gerçekleştirmekte özgür olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla saldırmazlık ilkesi bize saldırmazlık ilkesini çiğnemeyen herkesin dokunulumaz olduğunu söylemekte ve saldırmazlık ilkesini çiğneyip başka bireylere zarar veren bir kişiye müdahale edip onu engellememizi meşru kılmaktadır.

Özgürlüğün bireye faydaları olduğu su götürmez bir gerçektir. Öyle ki özgürlük bireye kendi arzu ve potansiyelini gerçekleştirme imkanı tanıyarak kendisine şu otorite veya bu düşünce sistemi tarafından dayatılan değilde kendine ait bir hayata sahip olmasını sağlamaktadır. Kendine ait bir hayata sahip olan kişi onu önemser, değer verir ve sağlıklı bir psikolojiye sahip olarak yaşamını sürdürmesini sağlar. Öteki taraftan özgürlük, bireye kendi hayatı hakkında karar alma imkanı tanır ve başka bireyler tarafından alınan kararların sonucunda suistimal edilmesini engeller.

Bireyin özgürlüğü sanılanın aksine topluma da fayda sağlamaktadır. Pek çok kişi özgürlüğün toplumsal yapıyı çürüttüğünden falan bahseder. Ancak toplum zaten bireylerden oluşuyor ise ve bireylerin özgür olması hem hakları hemde kendilerine gayet faydalı ise o halde “toplumsal çürüme” adı verilen ne idüğü belirsiz şeyin ne önemi kalır ki? Gerçeği söylemek gerekirse bireysel özgürlük bireylerin geneline yani topluma fayda sağlamaktadır çünkü özgürlük bireylerin kendi arzu ve potansiyellerini gerçekleştirmesine imkan tanıyarak gelişimin önünü açmaktadır. Ayrıca piyasa mekanizması bireysel çıkarı kolektif faydaya çevirerek her ne kadar o kişiler öyle niyetlemese de sonuçta bireylerin birbirleri pahasına değil birbirleri için çalışmasını sağlamaktadır. Öyle ki piyasa mekanizması öteki insanların ihtiyaç ve isteklerini yani talebini karşılayan kişileri para ile ödüllendirdiği için bireyler özgür bırakıldığında sırf kâr elde etmeyi hedefleyerek toplumun faydasına davranışlarda bulunmaya başlarlar.

Neden hep özgürlük derken bireyden bahsettiğim sorulabilir. Özgürlüğün tek anlamlı birimi birey olduğu için sürekli bireyden bahsetmekteyim. Yani devletin, toplumun veya sınıfın özgürlüğü olmaz çünkü bu bahsettiklerim gerçekte yoktur. Bu söylediğimi pek çok kişi garipseyecektir ve “devlet nasıl yok?” diye soracaktır. Ben burada “gerçek” derken nesnel gerçekliği kastetmekteyim. Örneğin biz insanlar olarak yerçekiminin varlığına inansakta inanmasakta onun etkisi altındayızdır. Ancak biz insanlar devletin varlığına inanmayı kestiğimiz anda devlet diye bir şey kalmaz çünkü devlet uzay ve zamanda mevcut değildir, o bizim bir soyutlamamızdan ibarettir ve biz onun gerçek olduğuna inandığımız müddetçe gerçektir. Dolayısıyla seçim yapabilecek, seçimini gerçekleştirebilecek ve sorumluluk sahibi olabilecek özgürlüğün anlamlı tek gerçek birimi birey olduğu için sürekli bireyden bahsetmekteyim. Birey dışında bir gerçeklik yoktur.

Bireyin özgürlüğünün temeli nedir? Yani birey özgür olma hakkını kendinde nereden bulmaktadır? Buna “özsahiplik ilkesi” adı verilmektedir. Bu ilkeye göre her birey kendi kendisinin sahibidir. Örneğin ben düşünce özgürlüğümün olduğunu iddia edebilirim çünkü düşünen beyin bana aittir ve dolayısıyla onun ürettiği düşüncelerde benimdir, nasıl kullanacağım bana kalmıştır. Veya ben ifade özgürlüğüm olduğunu iddia edebilirim çünkü kendimi ifade etmemi sağlayan en basit araç olan ağzım bana aittir ve dolayısıyla onun ne tür sözcükler ürettiğini belirlemekte benim bileceğim iştir. Dikkat ettiyseniz hep bir “sahiplikten” bahsettim. Sahipliğin kendisine temel sağlayan hak mülkiyet hakkıdır. Mülkiyet hakkı olmaksızın ne kişi kendi kendisinin sahibi olduğunu iddia edebilir ne de özgür olduğunu. Mülkiyet hakkı olmayan kişi kendi kendisinin sahibi de olamayacağından ötürü özgür olamaz. Tarihe bakıldığında bu tip kişilere kendi kendinin sahibi olmayan anlamında kısaca “köle” dendiği görülebilir.

Bana göre devlet ancak negatif özgürlüğü garanti altına alıp sağlayabilir, onuda kısmen yapar. Ancak söz konusu pozitif özgürlük olduğunda devlet pozitif özgürlüğü sağlamada hem faydasız kalır, hemde ahlak dışı bir yolla bunu yapmaya çalışır. Devlet insanlara imkanlar tanıyarak pozitif olarak özgür kılma konusunda faydasız kalır çünkü devlet yaptığı işlerin verimli ve kaliteli olmasına özen göstermezken piyasa mekanizmasına dahil olan şirketler verimliliğe ve kaliteye önem verdikleri gibi eğer ki rekabet ediyorlarsa yaptıkları işin kalitesi artar ve fiyatı ise düşmeye başlar. Ayrıca devlet insanlara imkan tanıyıp pozitif olarak özgür kılmak için ortaya koyduğu projeleri gerçekleştirmek namına vergi mükelleflerinden topladığı paraların büyük kısmı zaten o paraları toplamakla görevli bürokrasinin içinde gerçekleşen işlemlerde eriyip gidecektir. Yani toplanan on kuruşun yedisi zaten o on kuruşu toplayan bürokrasi tarafından yutulacaktır. Geri kalan üç kuruş devlet adamları tarafından ceplenmez ise büyük ihtimal piyasanın kullandığından daha verimsiz kullanılıp israf edilecektir. Öteki taraftan bu pozitif özgürlüğü sağlamak için oluşturulan devlet programları ahlak dışıdır çünkü şu kişiden zorunlu olarak alınan parayı bu kişi için harcamaktadır yani bir nevi çakma robinhoodluk yapmakta -ancak yukarıda bahsettiğim gibi pekte başarılı olmamaktadır. Ben burada insanların birbirlerine yardım etmemesi gerektiğini söylemiyorum. Ben burada insanlar birbirlerine yardım edecekse, zengin fakire para verecekse bunu gönüllü olarak yapması gerektiğini, devletin zorbalığının ahlak dışı olduğunu ve zaten pekte işlevli olmadığını savunuyorum. Eğer ki fakirlere yardım edecek programlar lazımsa bu programlar devlet eliyle değil sivil toplum kuruluşları aracılığı ile gerçekleştirilmelidir, ben bunu savunuyorum.

Sonuç olarak özgürlük bireyin varsayılan konumudur ve bir gerekçesi bulunmadığı müddetçe engellenmemelidir. Özgürlüğün tek anlamlı birimi bireydir ve özgürlük, hem bireyin kendisi için hemde toplum için faydalıdır. Ayrıca devlet tarafından garanti edilebilecek tek özgürlük çeşidi negatif özgürlüktür.

Göçmenler Üzerine

Göçmenlik dünyanın bir gerçeğidir. Şu veya bu ülkeden binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce ve hatta milyonlarca insan çeşitli sebeplerden ötürü başka ülkelere göç ederek o ülkelerin kültürel, siyasi ve ekonomik koşullarını değiştiriyor. Buna karşılık göç alan ülkelerde ki kimi insanlar göçmenlik karşıtlığı yapıyor ve hatta göçmenlere karşı sert tavır takınıyorlar. Bu yazıda ben göçmenliğin faydası, zararı gibi konuları ele alacağım ve göçmenleri kendi ülkemize kabul etmeyi ahlaki bir görev olarak görecek ayrıca göçmenlerin kültürel ve iktisadi açıdan topluma fayda sağladığını savunacağım.

Göçmenlik karşıtları kimi sebeplerden ötürü kendi ülkelerine göç alınmasına karşıdır. Bu problemlerden en çok dile getirileni göçmenlerin göç ettikleri toplumda ki alt tabakadan çalışan insanların ücretlerini düşürecek olmasıdır. Göçmenler göç ettikleri ülkede hiçbir şeye sahip olmadıkları, yeni bir hayata başlayacakları için en kötü koşullarda dahi az miktarda ki ücrete razı olurlar ve daha doğrusu, hayatta kalmak için buna zorunlu olurlar. Bu halkın alt tabakası için gayet haklı bir itirazdır. Sonuçta göçmenler bol ve ucuz iş gücü olarak o ülkenin işçilerinin yerini alabilirler. Ancak zaman geçtikçe ve göçmenler topluma uyum sağladıkça piyasa koşulları yeniden eskisine dönebilir.

Göç kabul etmeye karşı olanların öne sürdükleri ikinci iddia ise göçmenlerin kabulünün suç oranlarını arttıracağıdır. Bu kişiler göçmenlerin göç ettikleri ülkede bir evi, işi kısacası kurulu bir hayatı bulunmadığı için fahişelik, uyuşturucu satıcılığı, hırsızlık, kaçakçılık ve çetecilik gibi yollara başvurarak asayişi bozacağından kaygılanırlar. Bu iddia da kısmen doğrudur. Devletin göçmenlere negatif veya pozitif farketmeksizin hiçbir ayrımcılık uygulamaması göçmenlerin yerlileşmesini kolaylaştıracaktır. Yinede devlet onlara kendi vatandaşlarına sunduğu gibi temel yaşam standartlarını sağlama konusunda yardım etmesi doğru olur.

Ayrıca göç ile ülkeye aniden çok sayıda giren yabancı kitlesi o ülkenin yerli insanının zenofobisini yani yabancılara duyduğu hoşgörüsüzlüğü ve nefretini ortaya çıkartır. Göçmenler yerli halk tarafından hoş karşılanmaz ve yerli halkla çeşitli çatışmaların içine girebilir. Bu durumda devletin asayişi sağlıyacak uygun adımları atması gereklidir.

Yukarıda anlattığım bu durumların kalıcı olduğu veya uzun vadede geçerli olduğu düşünülmesin. Bu anlattıklarım kısa vadede geçerli olan şeylerdir. Problemler anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi yeni dahil oldukları topluma entegre olamamaktan ortaya çıkar. Zaman içinde göçmenler göç ettikleri o ülkeye ve topluma alışıp entegre olunca bu tip problemler de ortadan kalkmaya başlar. Hatta şöyle söylenebilir ki uzun vadede göçmenler göç ettikleri ülkeye fayda sağlarlar.

Göçmen karşıtlarının iddialarının bir kısmını anlattım. Ancak bu tip kısa vadeli, göçmenlerin topluma entegre olamamasından doğan problemler, göç kabul etmenin ahlaki boyutunu ortadan kaldırmaz. Bana göre göçmenleri kabul etmek ahlaki bir görev, bir yükümlülüktür. Herşeyden önce şunu anlamak gerekir: hiçkimse durduk yere keyfiyetten ötürü yerini yurdunu, yerleşik hayatını bırakıp yabancı bir ülkeye göç etmek istemez. Göçmenlerin göç etmesinin sebebi keyfiyet değil, kendi ülkelerinde ki yaşamlarında varolan sıkıntı ve sorunlardır. Bu sıkıntı ve sorunlar o kadar büyüktür ki kitleleri göçe zorlamaktadır. Örneğin kendi ülkelerinde Suriyede olduğu gibi iç savaş çıkmış olabilir. Böyle bir durumda göç eden siviller, yaşamlarının kötüleştiği ülkelerinden kaçıp mahvolmuş hayatlarını yeniden kurmak için ülkelerini terkederler. Göç etmek isteyen bu kişileri kabul etmemek demek onları sefalete, sıkıntıya, acıya ve ölüme mahkum etmek demektir.  Bunun en büyük örneği Suriyeli sivillerdir. Bu insanları göçmen olarak kabul etmemek demek onları IŞİD ve türevi barbarların zulmüne mahkum etmek demektir. İnsani görevimiz kendi türdeşlerimizi işkence görecekleri yerlerde tutmak değil onlara yardım eli uzatmaktır. İşte bundan ötürü göçmen kabul etmeyi ahlaki bir görev, yükümlülük sayıyorum.

Öteki taraftan göçmenler göç ettikleri ülkede kısa vadede sıkıntılar çıkartabilsede uzun vadede o ülkeye fayda sağlarlar. Günümüz gelişmiş toplumlarının en büyük sıkıntılarından biri nüfuslarının yaşlanmasıdır. Bir toplumun nüfusunun yaşlanması demek iktisadi açıdan faydasız, çalışamayan kişilerin çoğalması demektir. Ancak göç alan ülkeler nüfuslarını genç tutarak çalışabilen insan sayısını yeterli seviyede tutabiliyorlar.

Ayrıca göç eden kişiler sadece alt tabakadan eğitimsiz ve vasıfsız olan kişiler değillerdir. Eğitimli ve vasıflı kişilerde göç ederler. Göç alan ülkeler eğitimli, işlerinde uzman göçmenleri kendi ülkelerinde barındırarak onlardan fayda sağlarlar. Buna bir örnek vermek gerekirse İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye gösterilebilir. Türkiye İkinci Dünya Savaşından sonra Bulgar ve Makedon göçmenler aldılar. Bu göçmenlerin eğitimli, işinde uzman olanları Türkiyenin tarım ve sanayi konusunda kalkınmasına yardım ettiler. Göçmenlerin sadece çıkarttıkları sıkıntıları değil ortaya çıkarttıkları bu tip faydaları da görmek gerekir.

Göçmenler göç ettikleri ülkeye sadece kendilerini değil kendi kültürlerini de getirirler. Göç edilen ülkenin yerlileri göçmenlerin kültürlerinin kendi kültürlerine olan bir tehdit gibi algılar ve kendi kültürlerini “bozacağına”, ” çürüteceğine” inanırlar. Bu zenofobik bir önyargıdan başka bir şey değildir. Şu bir gerçektir ki tarihte ki en yetkin kültürler birden fazla kültürün senteziyle ortaya çıkmışlardır. Eğer ki bir halk kendi kültürlerini korumak adı altında dünyanın geri kalanına izole olmaya çalışıyorsa asıl bozulma ve çürüme o zaman gerçekleşir. Öyle ki kendini yenilemeyen bir kültür çağının gerisine düşerek halkını güçsüzleştirmeye başlar.

Sonuç olarak göçmenliği engellemeye yönelik eylemler bana kalırsa faydasız ve hatta insanlık dışıdır. Yardıma muhtaç, acı çeken türdeşlerimize yardım eli uzatmamız gerekirken onları kabul etmeyerek işkence görmesine müsade etmek ve onlara acı çektirenlerle ortak paydada buluşmak kabul edilemez bir şeydir. Kaldı ki göçmenlerin uzun vadede ki faydalarını göz ardı etmek gerçekliğe göz kapamaktır.

Mülkiyet Üzerine

Medeniyet varolduğundan bu yana mülkiyet düşmanı kişilerin varolduğu hatta bu kişilerin düşüncelerinin oldukça fazla insan tarafından benimsenmiş olduğu bilinen bir gerçek. Her ne kadar bu kişi ve ideolojiler mülkiyet düşmanlığı yapsada mülkiyet sahibi olmak esasen insanın en temel hakkı olmasının yanında mülkiyet kurumu, hem bireye hem de topluma psikolojik, sosyolojik ve ekolojik boyutta fayda sağlamaktadır. Bu yazıda mülkiyet kurumunun neden insan hak ve özgürlüğünün temeli olduğu ve faydalarının neler olduğu ele alınacaktır.

Mülkiyet kurumu insanın hak ve özgürlük sahibi olmasını sağladığı için mülkiyet hakkı en temel haktır. Mülkiyet dendiğinde sadece ev, araba ve cep telefonu gibi şeyleri anlamamak gerekli. İnsanın en temel mülkiyeti bizzat kendisidir yani bedeni ve onun ortaya çıkarttıklarıdır. Zaten insanın hak sahibi olmasının temelide bizzat kendi kendinin sahibi olmasıdır keza kendi kendisinin sahibi olmayan kişiye köle denmektedir. Köle hak sahibi değildir çünkü teknik olarak hak sahibi olacak bir bedene sahip değildir. Hak sahibi olmak için herşeyden önce hak sahibi olabilecek bir şeye sahip olunmalıdır ki buda insanın bizzat kendisidir. Ayrıca mülkiyet kurumu insanın kendi iradesini gerçekleştirme dolayısıyla kendi amaç ve eylemlerini belirleyebilmesine imkan tanımaktadır. Kendi varlığını sürdürmesini sağlayan şeyler bireyin kendisine değilde topluma veya devlete ait olursa kişi onların iradesi tarafından yönlendilir yani pratikte köle statüsüne düşer. Ne demişler? “Eşyayı kontrol eden insanı kontrol eder”. Birey, ancak toplumdan ve devletten kısacası kendisi üzerinde hakimiyet kurabilen iradelerden özerk, kendine ait bir alana sahip olabilirse özgür olabilir ki kişinin özerk olarak varlığını sürdürebildiği alan mülkiyetinin ta kendisidir. Dolayısıyla mülkiyet kurumu bireyin haklarının ve özgürlüklerinin temelidir demek yanlış değildir, gayet doğrudur.

Kimileri mülk sahibi olmanın doğal olmadığı, insanlar tarafından icat edilmiş olduğunu söylerler. Bu düşünce apaçık biçimde yanlıştır. Mülkiyet ister bir bireyin sahipliğiyle, ister bir topluluğun veya devletin sahipliğiyle hep varolmuştur. İnsan, her ne kadar köpek balıkları kadar bireysek olmasada karıncalar kadar kolektif canlılarda değildir. İnsan, kendi bedeninin varlığını sürdürmesini sağlayacak veya zaten varlığını sürdürüyorsa yaşam standartlarını yükseltecek şeylere özel olarak sahip olmaya yönelik isteğe ve eğilime sahiptir. Öteki taraftan hayvanlara bakıldığında özellikle hayvan topluluklarının sahipliğiyle karşılaşılır. Bir karınca kolonisi ağacın tekini sahiplendiğinde başka koloniden karıncıların o ağaca girmesini istemezler. Şempanze grubu birkaç ağacın bulunduğu bir bölgeyi sahiplendiğinde o bölgede kendi gruplarından olmayan başka şempanzelerin dolaşmasını istemeyebilirler veya bir aslan sürüsü bir bölgeyi sahiplendiğinde orada kendilerinden başka kimseyi görmek istemeyebilirler. Ben bir aslan sürüsünün kendi bölgesine yabancı sokmak istememesiyle vatanını işgalcilerden koruyan bir insan ulusu arasında pekte fark görmüyorum, ikisi de belirli bir mekanı ortaklaşa olarak sahiplenmiştir ve yabancılardan korumaktadır. Canlılar, kaynaklarından faydalanıp varlığını sürdürmesine yardımcı olacak şeyleri sahiplenmektedirler. Ancak bir şeye sahip olan özne genellikle topluluk iken insanlarda sahip olan özne birey haline gelmiştir. Dolayısıyla bir şeylere sahip olmanın yani mülkiyetin doğal olduğu söylenebilir.

Piyasa mekanizmasında mülkiyet, bireylerin bir ödül ve ceza sistemine dahil olmasını sağlar. Bu ödül ve ceza sisteminde tüketicilerin taleplerini karşılayabilenler ödüllendirilirken karşılayamayanlar ise mülkiyetten mahrum bırakılarak cezalandırılır. Örneğin kişi elinde bulunan kaynaklarla bir işletme açtıysa bu işletme tüketicinin ihtiyaç ve isteklerini karşılayabildiği sürece varlığını sürdürecek ve o işletmeye dahil olan kişilere para kazandıracaktır. Karşılayamadığı vakit ise ya kendini tüketicinin ihtiyaç ve isteklerini karşılayacak şekilde yeniden düzenleyecek ya da batacak ve ortadan kalkacaktır. Bundan ötürü mülkiyet piyasa mekanizmasında talebi karşılayan ve dolayısıyla hak edenin eline geçecek ve talebi karşılayamayan, dolayısıyla hak etmeyenin eline geçemeyecektir. Mülkiyet kurumu piyasa mekanizmasında liyakatı sağlamak ve meritokrasi oluşturmaya yaramaktadır. Öteki taraftan üretim yapılacak kaynakları yöneten kapitalist o kaynaklar kendine ait olduğu için ve olabilecek en az maliyetle üretimi tamamlamak istediği için kaynakları verimli bir şekilde kullanmak zorunda kalacak, israftan kaçınacaktır. Sonuç olarak mülkiyet kurumu insanları talebi karşılamaya teşvik eden ekonomik bir dürtü vazifesi gördüğü için bireylerin kendi çıkarları peşinde koşarken kolektif fayda üretmesine sebebiyet verebilmektedir. Buda piyasa mekanizmasında mülkiyet kurumunun topluma fayda sağladığı anlamına gelmektedir.

Mülkiyet kurumunun topluma olan faydaları bununla sınırlı kalmamaktadır. Mülkiyet kurumu bireylerin daha uysal olmalarına sebebiyet vererek toplumsal istikrarın sürmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü, mülk sahibi olan kişi öteki insanların mülklerine zarar verme konusunda daha az istekli olacaktır. Ayrıca mülk sahibi kişi toplumdan hisse sahibidir de denebilir. Hukukun ve toplumsal düzenin varolması sayesinde mülkiyet kurumu varolabildiği için mülk sahibi kişi adına hukukun ve toplumsal düzenin varolması kendi çıkarınadır. Mülkiyet kurumu bireyleri toplumun varlığını sürdürme konusunda menfaat sahibi yapmasından ötürü toplumsal istikrara oldukça yardımcıdır.

Mülkiyet kurumu sadece topluma faydalı değildir. Mülkiyet bireye kişisel boyutta psikolojik olarak gayet faydalıdır. Herşeyden önce mülkiyet sabit olan bir düzeni vareder. İnsanın içinde huzurlu ve güvenli hissedip rahatlayabileceği bir alan yaratır. Birey mülkiyet kurumu sayesinde kendine yabancı bu dünyada kendine yabancı olmayan hatta kendisinin uzantısı olan bir yaşama alanına sahip olur. Çünkü kişinin mülkiyeti kendi ihtiyaç ve isteklerinin karşılanmasını sağlar ve esasen mülkiyet, insanın kendi iç dünyasının dışa vurumunu sağlayarak kişinin kendini gerçekleştirmesinde yardımcı olur. Örneğin bir insan evinin içini kendi zevk anlayışına göre donatarak kendi kişiliğinin yansıması olan bir alan elde etmektedir. Özetle mülkiyet kurumunun insan psikolojisi üzerinde ki faydaları göz ardı edilemez.

Mülkiyet kurumu söz konusu çevre olduğunda da işe yaramaktadır. Şöyle ki eğer bir arazi topluma aitse ve dolayısıyla pratikte kimseye ait değilse o araziden faydalanacak kişiler arazinin geleceğini düşünmeden ölçüsüz bir şekilde kullanacaktır. Çünkü kişinin A’ya sahip olduğu bir senaryoda sahip olmadığı bir senaryoya kıyasla A’nın korumasını ve bakımını yapma ihtimali daha fazladır. İnsan kendine ait şeylere sahip çıkarken ve onlar hakkında uzun vadede geçerli şekilde düşünüp önemserken kendine ait olmayan şeyler için aynı duyarlılığı göstermeye pekte eğilimli değildir. Bundan ötürü söz konusu çevre olduğunda mülkiyet kurumu gayet faydalıdır zira bir araziyi kullanan kişi aynı zamanda o arazinin sahibiyse daha duyarlı davranma konusunda eğilimli olacaktır.

Sonuç olarak mülkiyet kurumu toplum düzeninin ve ekonominin dayandığı şeydir dersen yanlış söylemiş olmayız. Ayrıca mülkiyet kurumu bireylere hem kendileri üzerinde hemde kendi ihtiyaç ve isteklerini karşıladıkları şeyler üzerinde söz hakkı tanıdığı için özgürlüğe imkan tanıdığı ortada olan bir gerçektir. Dolayısıyla bireylerin haklarının ve özgürlüklerinin mümkün olması ve ayrıca istikrarlı bir toplum ile işe yarar bir ekonominin olmasını istiyorsak mülkiyet kurumunu korumalıyız.

Bireysel Silahlanma Üzerine

Sıradan bir bireyin, sivillerin silah sahibi olmasına müsade edip etmemek tartışılan konulardan bir tanesidir. Bana kalırsa her insanın kendini savunma hakkı bulunduğu için sivillerinde silah sahibi olması engellenmemelidir. Bu yazıda sivillerin silah sahibi olmasının engellenmemesi gerektiğini savunacak ve gerekçeler öne süreceğim.

Aslına bakılırsa silah sahibi olmak için gerekçeler öne sürülmesinin zorunlu olduğu konusunda şüpheliyim. Sonuçta silah sahibi olmamak değil silah sahibi olmak varsayılan konumdur. Daha açık konuşmak gerekirse, bütün canlılar kendilerini koruyacak uygun donanımlara sahiptir. Bizde bir canlı olarak kendi hayat, hürriyet ve mülkiyetimizi koruyacak uygun donanımlara sahip olmamız anormal karşılanmamalı, doğal olan budur zaten. Dolayısıyla bir insanın kendini koruyacak bir silaha sahip olması doğal olduğu için silah sahibi olmayı destekleyici gerekçeler bulup öne sürme gereğini şüpheli karşılıyorum. Bu tartışmada gerekçe bulup öne sürme yükümlülüğü olan asıl kişiler sivillerin silah sahibi olmaması gerektiğini savunan kişilerdir çünkü her insan hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkına sahipse bu hakları koruyacak uygun araçlarada sahip olmalıdır.

Ama yinede insanları ikna etmek konusunda silah sahibi olmanın doğal olduğu gerçeği yetersiz kalabilir. Birisi çıkıp şöyle söyleyebilir: madem ki bir devlet var ve güvenlik hizmeti sunuyor, o halde silahlar sivillerde bulunmamalıdır çünkü sivillerin kendi kendilerini koruması gereksizdir. Bende çıkıp şöyle sorarım: bir kişi kendisini öldürme niyetine sahip bir başkasıyla baş başa kaldığında devlet onu koruyabilirmi? Ne yazık ki devlet insanları heran heryerde koruyamaz, o anda kişi potansiyel katille baş başadır ve kendisini kendisi dışında kimse koruyamaz. Bundan ötürü devletin korumasının yetişmediği bir durumda insanın kendi kendisini koruması gereklidir. Dolayısıyla insanın kendi kendisini korumasını gerektirecek uygun araçlara sahip olması gereklidir.

Bu anlattıklarıma yönelik başka itiraz öne sürülebilir. Örneğin “sivillerin silah sahibi olması suçu arttırır” denebilir. Bu iddiada söylerken kaçırılan nokta şudur: insanlara zarar vermeyi planlayan toplum zararlıları zaten şu yada bu yolla silahlanmışlardır. Silahlı olmayanlar kimlerdir biliyormusunuz? Toplum zararlılarının potansiyel hedefleri, kurbanları yani masum insanlar. Herhangi bir müstakbel tecavüzcünün silahlı bir kadına tecavüz etme ihtimalimi daha yüksektir yoksa silahsız bir kadınamı zarar verme ihtimali daha yüksektir? Bütün bir toplumun silahsız olmasını sağlamanın bir yolu olmadığına ve bireysel silahlanmanın yasak olduğu bir ülkede silahlar toplum zararlılarının elinde bulunabileceğine göre bireysel silahlanma yasağı masumların kendini koruma hakkını elinden almak demektir ki bu kabul edilemez bir şey. Bireysel silahlanma, toplum zararlılarının masumlara zarar vermesi ihtimalini zayıflatarak suç işlemenin caydırıcılığını arttırır.

Öteki taraftan sivillerin silah sahibi olması taraftarı kişilerden bazıları sivillerin silah sahibi olmasının kendi hak ve hürriyetlerini zorbalara karşı koruma konusunda etkili bir faktör olduğundan bahsederler. Öyle ki, bir sivilin başka bir sivile haksız yere zarar verme ihtimali bulunduğu gibi devletede fazla güvenilmemelidir zira devletinde sivillere haksız yere zarar verme ihtimali vardır. İşte bu ihtimale karşı sivillerin kendi hak ve hürriyetlerini korumak için hazırlıklı olmaları lazımdır. Kısmen bu düşünceye katılıyor olsamda kısmende günümüz için hatalı buluyorum. Eskiden silahlanmış siviller teknolojik fark pek fazla olmadığı için herhangi bir devletin ordusunun askerleriyle mücadele edebilirlerdi. Ancak günümüzde bu pek mümkün değil zira devletlerin orduları baştan aşşağı gerçekten çok etkili donanımlarla donandıkları gibi organizasyon konusunda da sivillerden üstün olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Bundan ötürü günümüzde silahlanmış bir milis gücüyle herhangi bir devletin ordusu birbiriyle boy ölçüşemezmiş gibi gözüküyor.

Son sözlere gelirsek, sivillerin silah sahibi olmasını savunmak daha akla yatkın gibi gözükmektedir. Her ne kadar sivillerin silah sahibi olması bu silahların hatalı kullanılıp masumlara zarar verebileceği ihtimalini doğursada yinede bu ihtimal bütün bir toplumun kendini savunma hakkından mahrum bırakılması için yeterli bir gerekçe değildir.

Liberteryenizm Nedir?

2000px-flag_of_anarcho-capitalism-svg

Bende bir liberteryen olarak liberteryen ideoloji üzerine bir yazı yazmak istedim. Herşeyden önce, bir ideolojinin tanımlanmasının oldukça zor olduğu aşikar. Benim burada yaptığım şey sadece liberteryenizmin oldukça basit ve sade bir tanımını ortaya koymak ve liberteryenizmin savunduğu şeyleri ucundan anlatmak olacaktır.

Liberteryenizmin tanımını ortaya koymak için ilk olarak liberteryenizm kelimesinin kelime anlamını ortaya koymayı uygun buluyorum. “Liberteryenizm” kelimesinin kelime kökeni Latinceye dayanır. Latincede “liber”, ” özgürlük” anlamına gelir. Bu bağlamda liberteryenizm kelimesini Türkçeye çevirdiğimizde “özgürlükçülük” ve “hürriyetperverlik” gibi bir kelime elde edeceğimiz söylenebilir. Zaten liberteryenlerinde kendilerini daha farklı tanımladıkları görülmez.

Bir ideoloji olarak liberteryenizmin en yüksek değer olarak gördüğü değer tahmin edilebileceği gibi özgürlüktür. Tabii, bu noktada özgürlük kelimesinin ne anlama geldiğini ortaya koymak gerekli. Özgürlük kelimesini açmak gerekirse, özgürlük Isaiah Berlin tarafından negatif ve pozitif olmak üzere iki farklı şekilde tanımlanmıştır. Negatif özgürlük bir eylemi gerçekleştirmekte karşılaşılacak herhangi bir engelin olmaması manasında, pozitif özgürlük ise bir eylemi gerçekleştirmek için gereken imkanlara sahip olmak manasında özgürlüktür. Örnek olarak eğitim hakkını ele alalım. Eğer ki birisi sizin eğitim almanızı engellemiyor ise o halde negatif özgürlük manasında eğitim hakkına sahipsiniz demektir. Öteki taraftan eğitim hakkını kullanmaya uygun imkanlara sahipseniz örneğin etrafta bir okul varsa ve bu okulda eğitim görmek için gerekli maddi imkanlara sahipseniz pozitif manada özgürsünüz demektir. Liberteryenizmin özgürlük derken bahsettiği ve savunduğu özgürlük negatif özgürlüktür. Bundan ötürü liberteryenler insanların kendi haklarını kullanma ve kendi arzularını gerçekleştirme fırsatına hiçbir dışsal engelleme olmaksızın sahip olması gerektiğini düşünür. Ancak tabii, liberteryenizm bir insanın istediği her şeyi yapabilmesi gerektiğini savunmaz. Liberteryenler zararsızlık ilkesini savunurlar. Onlara göre bir insan başka bir insanın haklarına zarar vermediği müddetçe ve yapmamasını ortaya koyan güçlü bir gerekçe olmadığı müddetçe istediği eylemi gerçekleştirebilmelidir.

Liberteryenler genel olarak bireycidir. Liberteryenlerin çoğu açısından varolan şey bireydir ve devlet, toplum, millet gibi şeyler ise gerçekte soyut kavramlardan başka bir şey değillerdir. Bundan ötürü söz konusu çıkar olduğunda devletin, toplumun veya milletin çıkarı diye bir şey yoktur, sadece bireyin çıkarı vardır çünkü gerçek olan odur. Liberteryenler sadece bireyi gerçek olarak gördüklerinden onların tutumları birey merkezlidir. Onlar bireyin sözgelimi, “devletin iyiliği” adına feda edilmemesi gerektiğini savunarak bireyin yaşamının önceliğini vurgular ve bireylerin kurban olmaması gerektiğini savunurlar. Ancak liberteryenlerin bireyci olması onların sosyal ilişkileri küçümsediği ve hatta yoketmek istediği gibi saçma düşüncelere mahal vermemeli. Liberteryenler sosyal ilişkilere değil, sosyal ilişkilerin belirli bir türüne karşı çıkarlar. Yani sosyal ilişkiler gönüllülük temelinde varlarsa o halde liberteryenler bu ilişkilere müdahale edilmemesi gerektiğini savunur. Ancak bu ilişkiler zorbalık temeliyle varlarsa ve bireylerin iradelerine karşı çıkıyorlar ise o halde bu ilişkilere sert bir tutumla karşı çıkarlar. Ancak liberteryenizm insanların nasıl bir yaşayış biçimine sahip olacağı konusunda bir yargıya sahip olmadığı için gerçektende her ne kadar çelişkili gözüksede milliyetçi olan bir kişi liberteryen olabilir. Dolayısıyla liberteryenlerin geneli birey merkezci, bireyin iradesinin önceliğini savunan kişilerdir.

Öteki taraftan, liberteryenlerin devlet hakkında görüşleri yok değildir. Liberteryenlerin devlet hakkında ki görüşleri minarşizm ve anarşizm olarak ikiye ayrılabilir. Bu iki görüşü açıklamadan önce devlet kelimesinden ne anladığımızı ortaya koymalıyız. Siyaset felsefesinde devletin standart tanımı gereği bir toplumun devleti o toplumun 1) zorlama gücünün kullanımında haklı tekel iddia eden, 2) kurallar yapma ve bu kuralları başkalarına empoze etme hakkı iddia eden ve 3) bu iddiaları yerine getirmek için etkin zorlama gücüne sahip olan parçasıdır. Liberteryenler genel olarak devletin ne sosyal hayata ne de ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini savunurlar. Çünkü onlara göre devlet iyi sonuçlar ortaya çıkarma konusunda pekte başarılı değildir ve ayrıca devlet tanımı gereği zorba bir yapı olduğu için devlet, insanların haklarını ihlal etmeden müdahale edemez. Liberteryenlerin devlet konusunda ki görüşlerinin minarşizm ve anarşizm olarak ikiye ayrıldığını söylemiştim. Minarşistler, minimum-devletçilerdir yani devletin sadece yargı ile güvenlikten ibaret olması ve dolayısıyla sosyal veya ekonomik hiçbir şeye müdahale etmemesini savunurlar. Onlara göre en iyi devlet an küçük devlettir. Devlet insanların canlarını mallarını ve özgürlüklerini korumalı yani haklarını korumak dışında bir şey yapmamalıdır. Anarşistler ise adı üstünde, devletin ortadan kalkması gerektiğini savunurlar. Onlara göre minarşizm bir hayaldir çünkü devlet her zaman büyümeye ve otoritesini arttırmaya meyillidir dolayısıyla asla müdahalesiz bir varoluşa sahip olamaz. Öyleki insanların canlarını, mallarını ve özgürlüklerini koruması görevi yüklenen devlet gerçekte bu saydıklarımızın en büyük düşmanıdır. Dolayısıyla anarşistlere göre toplumda devlet gibi zorba bir otorite bulunmamalı, toplum, devlet-dışı mekanizmalardan ibaret olmalıdır ve yargı ile güvenlik  hizmetleri dahi şirketler tarafından sağlanmalıdır.

Liberteryenler radikal hoşgörü savunucusudurlar. Hoşgörü en basit anlamıyla bir düşünceye, davranışa vb. şeyleri onaylanmasa dahi müdahale etmemektir, müsade etmek demektir. Liberteryenlerin özgürlüğü temel değer olarak aldıklarını söylemiştim. Hoşgörü özgürlük için çok büyük bir anlama sahip olduğu için liberteryenler hoşgörü destekçisidirler. Liberteryenizm herkesin kendi işiyle meşgul olması, kendi hayatını yaşaması ve başka insanlara müdahale etmemesi gerektiğini savunur. Çünkü insanların özgür olabilmesi için kendi seçimlerini yapması gereklidir, herkesin hoşgörüsüz ve dolayısıyla müdaheleci olduğu bir toplumda insanların özgür olduğundan pek bahsedilemez. Kimileri belki “iyi”, “erdemli” ve “namuslu” bir yaşam tarzı seçecektir. Kimileri ise belki “kötü”, “erdemsiz” ve “namussuz” bir yaşam tarzı seçecektir. Burada önemli olan kimin daha ahlaklı olduğu değildir, bu seçimleri kendisinin yapıp yapmamasıdır. Kaldı ki bir insanın kendine ait iyi bir yaşama sahip olması için kendi seçimlerini yapması ve yaptığı yanlış seçimlerin sonuçlarına katlanması gereklidir. Öteki taraftan fikirlere ve bu fikirlerin ifade edilmesi konusunda da hoşgörülü olunmalıdır. Çünkü, günümüzde gerçek sayılan fikirler geçmişte gerçek sayılan fikirlerin cesetleri üzerinden yükselmişlerdir. Gerçek, ancak fikirlerin serbest rekabeti yoluyla açığa çıkar, kimi fikirleri baskı altında tutarak ve sansürleyerek değil. Bir insana kendi seçimlerinden ötürü müdahale edilmemelidir. Hiçbir birey kendi hayatını yaşamak için başkalarından izin almak zorunda değildir ve başkasına zararlı olmayan hiçbir insan müdahaleye, baskıya ve şiddete maruz kalmayı haketmez.

Ayrıca liberteryenizm söz konusu ekonomi olduğunda devletten ziyade piyasa merkezli bir görüşe sahiptir. Eskilerin bir sözü vardır: eşyayı kontrol eden insanı kontrol eder. Serbest piyasanın varoluşu insanların hayatlarını devam ettirmelerine ve kolaylaştırmaya yarayacak araçlara sahip olmasını imkanlı kılar. Sosyalistlere görr özel mülkiyetin kaldırılmasıyla insanlar özgürlüğe kavuşacaktır ancak gerçekte tam tersine insanları devletin kölesi statüsüne getirecektir çünkü herşeyin devlete ait olduğu bir durumda devlete itaatsizlik açlıktan ölmekle eşdeğerdir. İnsanın özgür olması için devletten bağımsız bir yaşam alanına ihtiyaç duyar ki işte bu yaşam alanını da özel mülkiyet sağlar. Yani liberteryenler, serbest piyasalı bir ekonominin özgürlüğe müsade edeceğine inandıkları için desteklerler, ancak bu inançla sınırlı kalmazlar. Onlara göre ekonomi bir grup insanın kararlarıyla işleyecek bir makine değildir. Ekonomi bir ekosistem gibi işler. Bundan ötürü ekonominin olumlu sonuçlar üretmesini istiyorsak devletin onu kontrol etmesine ve müdahalesine karşı çıkmamız ve ekonomiyi kendi işleyişine bırakmamız gerektiğini söyler liberteryenler. Piyasa merkezli ekonomilerin olumlu sonuçlar üretme konusunda ki başarısı göz ardı edilemez. Öyle ki dünyada ki aşırı devletçiliği ile tanınan sosyalist rejimlerin varolmak için teker teker ekonomi üzerinde ki kontrollerini azaltarak piyasanın oluşmasına ve işlemesine müsade ettiklerini görebilirsiniz.

Toparlamak gerekirse, liberteryenizm insan özgürlüğü en üst değer olarak gören ve çeşitli konularda ki tutumunu bunun üzerine inşa eden özgürlükçü bir ideolojidir. Esasen bireycidir ve insanlar arasında ki ilişkilerin zorbalığa değil gönüllülüğe dayanması gerektiğini savunur. Bundan ötürü genel olarak devletten pek hoşlanmaz ve devleti savunan liberteryenler olmasına karşın onlarda devleti sınırlı, küçük olması kaydıyla savunmaktadır.